Benelüx – Paris Turu 1. Gün

234
0

İtalya’dan sonra benelüx – paris turuyla tekrar birlikteyiz. Henüz tura gitmedik, gitme hazırlığında iken Deniz Atm’nin güzel yazısını gördük ve sizlerle gün gün paylaşmak istedik. İşte o yazı dizisinden 1. gün:

17 Kasım günü sabah 8:20’de Sabiha Gökçen hava alanına başladı yolculuğumuz. Uçağımız Pegasus’dan 10:20’de kalkıyordu (tabi bir Pegasus klasiği olarak 11’de havalandık), 2 saat önce buluştuk. Elimize elektronik biletlerimizi vermişlerdi. Acente sizin için rezervasyon yaptırmış. 24 saat kala online check in yaptırabiliyorsunuz. Orada rehberi bulayım beni yönlendirsin diye kasmayın, gidin yaptırmadıysanız check in işlemlerinizi yaptırın, bavullarınızı verin. 20 kg bavul hakkınız var, 8kg’da el bagajı alabiliyorsunuz yanınıza. Pegasus 2-3 kg fazlalığa giderken de gelirken de dikkat etmiyor. Bavullarınızı verip biletinizi aldıktan sonra kapıdan geçip uçağınızı beklemeye başlayabilirsiniz. Sonuçta hepiniz aynı uçak ile gideceksiniz, sıkıntı yok. Rehber sizi bulur. Bizde böyle oldu bu arada, rehber ile Türkiye’den aynı uçakla gittik. İlk durağımız Düsseldorf hava alanı.

Teknik olarak Almanya’ya gittiğimiz için biraz endişeliydim. Yanıma birkaç kutu konserve ve ton balığı almıştım. El bagajına değil bavuluma koyup uçağa verdim. Problem çıkar mı acaba diye de araştırma yaptım, kimisi çıkabilir alma demiş, kimisi el bagajında değilse sorun yok demiş. Biz sorunsuz şekilde geçtik. Hatta yanımda yarım litre su şişesı vardı, onu el bagajıma koymuştum ona da bir şey demediler.

Uçaktan indikten sonra gözlerimiz rehberi arıyor. Rehberimiz genç bir beyefendi (35 civarıydı sanırım). Ona ayrı bir parantez açayım.

REHBERİMİZ YUSUF KURT

Yusuf Kurt beyefendi, kendisi “süper” bir rehber olur. O kadar “süper” ki tüm hafta boyunca çok iyi niyetli ve “süper” idi. Tabi. Toparlayacak olursam, Yusuf bey çok bilgili ve özverili bir rehber. Sizin için kendini paraladığını görebiliyorsunuz. Bir o kadar da rahat bir insan. Çok tecrübeli, sanırım 11 senedir bu işi yapıyordu. Dolayısıyla söyleyebileceğim hiçbir olumsuz özelliği yok. İyi niyetinden zerre şüphe duymadım. Misafirler ile iletişimi harika, tüm sorulara içtenlikle cevap veriyor. Hep gülüyor. Nasıl oluyor bilmiyorum ama biz bezdik, yorulduk o bezmedi. Bence rehberiniz Yusuf bey ise sevinmelisiniz. Ben bu turu onunla  geçirdiğim için gayet mutluyum.

—————

Dönelim ilk günün devamına. Rehberimiz pasaport kontrolünden geçelim, bavulların orada buluşalım diyor. Pasaport sırasına giriyoruz.

Sarışın, tam bir Alman çıktı karşıma pasaport polisi olarak. Neden geldin buraya dedi, turistik amaçlı dedim. Ne kadar kalacaksın dedi bir hafta dedim. Geri döneceksin değil mi dedi tabi ki dedim. Ekstra olarak dönüş biletini aldın mı dedi evet dedim, görebilir miyim dedi, ben de turla geldim rezervasyonu onlar yaptı dedim. Uzatmadı, ok dedi. Uzatsaydı da elektronik biletimi gösterirdim dönüş bileti de var onda. Rehberimiz de en arkaya geçmişti zaten en son o geçti kontrolden, bir problem olursa müdahale etmek için. Devam edip bavullarımızı aldık, ilk tanışmalar, kaynaşmalar, rehberimiz geldi, o da bavulunu aldı. Bir hafta boyunca yaklaşık 2500km seyahat edeceğimiz otobüse hava alanının önünden bindik. Otobüs Belçika firmasının bir otobüsü, şoförümüz Fas asıllı Belçikalı, Müslüman bir kardeş. Fransızca, İngilizce filan konuşabiliyor. Baya da sağlam şoförlüğü vardı, birkaç kere alkışlamalık harekette bulundu.

Otobüse binip Köln’e doğru yola çıktık. Turda toplam 37 kişi idik. Otobüs bizim Temsa otobüsüydü enteresan bir şekilde. Normal şehirlerarası otobüs yani. Rehberimiz mikrofonu eline alıp ilk bilgileri vermeye başladı. Oturma düzeni ilk iki sıraya herkes 1 kere oturmak kaydıyla isteyen istediği yere otursun şeklinde idi. Tartışma çıkar diye düşündüm ama problem çıkmadı, sanırım isteyen herkes ilk iki sıraya oturma fırsatını buldu, arkalarda oturmak isteyen de orada oturdu. Herkes memnundu. Yani her gün bir sıra öne kayın gibi abuk bir uygulama olmadı, güzel de oldu.

Köln’e gidene kadar rehber genel tur programı ile ilgili bilgiler verdi. Ekstra turlardan bahsetti. Hiçbir zorlama yapmadı, insanlara kendini kötü hissettirmedi. Hatta daha sonra parasını verdiği tura gelmek istemediğini söyleyen insanlara paralarını iade etti filan. Bu bakımdan kötü bir deneyim yok, isterseniz hiçbir ekstra tura gitmeyebilirsiniz, zorlama, kötü muamele filan yok. Rehber ekstra turlarda neler göreceğimizden, neden o tura gelirsek çok harika olacağından bahsetti tabi. Biz planımız yapmıştık. Bir de enteresan bir değişiklik oldu. Louvre müzesine girmek isteyen insanlar oldu haliyle. Bizim tur programında Pazartesi Paris panoramik gezisi, Salı günü Paris Şaheserleri ekstra turu ve Çarşamba günü de Disneyland turu gözüküyordu ama Salı günü Louvre müzesi kapalı olduğu için Disneyland Salı günü yapıldı, Çarşamba günü de Paris Şaheserleri. Bu bizim işimize geldi çünkü rehbere daha sonra turu alabilir miyiz diye sorup olumlu cevap aldık. Paris’i kendimiz gezmek istiyorduk ama emin de olamıyorduk. Salı günü kendimizi test edip, eğer eğlenirsek, zorlanmazsak Çarşamba günü de kendimiz gezeriz, zorlanırsak da turu satın alıp turla gezeriz diye düşündük. Her halukarda Disneyland’a gitmemeye kararlıydık. Bu noktada ekstra turlar ile ilgili kısa bir özet geçeyim, fikir sahibi olarak ilerleyelim.

EKSTRA TURLAR

Bence bu turun eksta turları zayıf, tırt. Bir de benim gezi mentalitem doğal insan mentalitesi ile örtüşmüyor olabilir. Açıklayayım, ben bu tura gelirken beni cezbeden şeyler Paris, Amsterdam, Lüksemburg, Brüksel. Şehirler yani. Ne bileyim Disneyland’a gitmek için bin kilometre yol gelmiyorum ya da Lahey Adalet Sarayını görmek için gelmiyorum, şehir gezmek için geliyorum. Dolayısıyla her ekstra deneyim benim şehir gezintimden çalıyor, güzel olmuyor. Ben fırsat varsa bulunulan şehri +1 gün daha gezme taraftarıyım. Ama genelde insanlar şöyle düşünüyor. Amsterdam’a daha sonra yine gelebilirim ama Lahey kentine bir daha ne zaman geleceğim, Adalet Sarayı’nı ne zaman göreceğim, hazır fırsat bulmuşken gezeyim. Çok yanlış bir düşünce. Aşağıda daha detaylı anlatacağım ama ne kadar çok şey yapmaya çalışırsanız o kadar eksik bir deneyim elde ediyorsunuz. Bence 1 gün Amsterdam’ı yarım yamalak ve bir gün de Büyük Hollanda gezisini yarım yamalak yapmak yerine 2 gün dolu dolu, tadına vara vara Amsterdam’ı gezmek çok daha verimli ve mantıklı. Karar sizin.

*İlk ekstra tur Schengen kasabası Remisch nehri gezisi. Tamamen tırt bir gezi. Bunu herkes aldı, 20 euro zaten sanırım o yüzden. Bu geziyi ikinci gün sabah Lüksemburg’dan ayrılırken yaptık. Amacımız Paris’e gitmekti aslında, yarım günümüzü burada heba etmek çok kötü bir fikir bence. 1 dk’da otobüs ile üç ülke geçiyorsunuz evet. Köprünün bir tarafı Lüksemburg diğer tarafı Almanya, az ileride Fransa. Schengen anlaşmasının imzalandığı nehir, birkaç fotoğraf, Schengen anıtı, Berlin duvarı. Bence buradaki tek ilgi çekici eser yıkılan Berlin duvarının bir bölümü. Onun dışında zaman ve para israfı. Bu turu almasaydık ne olacaktı bilmiyorum çünkü sizi bırakıp dönüşte alabilecekleri bir yer yok. Yola devam ediyorsunuz. Paris’e giderken yol üzerinde Schengen kasabasında durup geziyorsunuz, gezdiğiniz alan da 200 mt civarı. Yani turu almasanız size kibarca otobüsten inmemenizi ve mümkünse dışarıya bakmamanızı isteyebilirler. Şaka da yapmıyorum, onun dışında mecburen sizi oraya götürmek zorundalar.

*İkinci ekstra tur Lido Kabare Show. Paris’e ikinci gün akşam saatinde gidebildik, Şanzelize caddesinde Lido Show. Biz katılmadık şova, 7 kişi katıldı sanırım bizim turdan. Beğenen ve oturduğu yerden memnun kalmayan vardı. Yorum yapamayacağım. Biz onlar içeride iken akşam ışıltısında Şanzelize keyfini yaşadık ki çok güzeldi. Gündüz yaşadığımız Schengen zaman israfını unutturdu.

*Üçüncü ekstra tur Disneyland turu idi. Paris Disneyland sanırım Avrupa’ya açılan ilk Disneyland, çok büyük, çok güzel. Biz buna da katılmadık. Katılanlar baya eğlendiklerini söylüyorlardı. Bu arada bu iki tur da epey pahalı. Paris’in çok gelişmiş bir metro ve banliyo hattı var, mantığı biraz zor ama 2 gün kullanınca biraz oturttum. Aşağıda detaylı metro sistemini de anlatacağım. Burada bahsetmemin sebebi, RER A banliyo hattının son durağı Disneyland’a gidiyor, 65 euro. Tur 125 euro alıyor, içeride rehberlik hizmeti alacak bir durum yok, herkes kendisi takılıyor ama rehber içerideki bir etkinlik için sizin adınıza rezervasyon yaptırıcam çok daha hızlı olacak onun dışında neye binerseniz çok keyifli olacağına dair de fikir vericem şeklinde bir şeyler söylemişti. Yani bunları önemsemiyorsanız 2 katı para vermeyin derim. Gitmeden epey gözünüzde büyüyor olmalı trene binmek filan ama inanın çok basit. RER A tren hattına binip son durak ineceksiniz, dönüşte de yine aynı tren hattına binip geri döneceksiniz. Biz o gün Paris’i gezmeyi tercih ettik.

*Dördüncü ekstra tur Brugge turu ki benim kesinlikle tavsiye ettiğim tek tur. Ciddiyim. Bence bu gezide tek bir tane ekstra tur satın almalısınız o da Brugge olmalı. Diğer hiçbir turu almayın. Brugge, ölmeden önce görseniz harika olacak bir şehir. 30 euro fiyatı var bu turun. Ucuz sayılır. İşin kötüsü Brugge’de kalmak istiyorsunuz, ben istedim. Neyse ki turdan birileri burada daha fazla kalalım dedi ve sanırım bir yarım saat daha fazla zaman geçirebildik burada. Brüksel ile Brugge aynı gün ve maalesef iki şehir de güme gidiyor. Ayrıntılarıyla anlatacağım ama bu tura gidin. Ama yine de söyleyeyim, bu tur da Brüksel’e giderken geçilen bir destinasyon ve turu almazsanız sizi bırakacakları bir yer yok. Yani yine sizi seve seve Brugge’ye götürecekler ve herhalde siz para vermediniz otobüsten inemezsiniz şeklinde bir çirkinlik yapılacağını sanmıyorum. Yine bizim turdan herkesin aldığı bir geziydi ki burayı rehber ile gezmek iyi oluyor. Ama aklınızda bulunsun diye yazıyorum.

*Beşinci ve son ekstra tur da Marken Volendam ve Büyük Hollanda turları. Normalde birisini seçeceksiniz diyor ama rehber ikisini de aynı gün yapacağız dedi. Bu tur bence gereksizlik abidesi, para ve zaman israfı. Marken Volendam 50 euro, Büyük Hollanda 75 euro. Toplam 125 euro veriyorsunuz ve tüm gün kaç tane şehir geziyorsunuz inanın bilmiyorum. 5-6 tane filan. Aşırı koşuşturmalı, hiçbir şey anlaşılmayan, fiziksel olarak olmasa da mental olarak çok yorucu bir gün oluyor. Hele son güne denk geldiği için doygunluk da oluyor. Bence o gün efendi gibi gidin Amsterdam’ı gezin. Otelden Amsterdam’a ulaşmak da hayli basitmiş. Amsterdam’ı 2 gün dolu dolu gezmiş olursunuz. 1 gün kesinlikle yetmiyor. Ha ben Hollanda’nın köylerini görmek istiyorum, ucuza peynir filan almak istiyorum derseniz uygun olabilir. O gün geldiğinde detaylı anlatırım.

Özetlemek gerekirse, Lido Show görüntülerine internetten bakabilirsiniz, sanırım turla gidildiğinde çapraz bölümden izleniyor ve tam iyi olmuyor ama onun bilet parası ile ekstra turun parası neredeyse aynı. Disneyland sizin tercihiniz, bence Paris’i 3 gün dolu dolu gezin derim, çok güzel oluyor. Brugge’ye kesin gidin, başka da tura gitmeyin. 30 euro ile bu işi çözün, cebinizde kalan 350 euro ile bol bol hediye alır, Belçika çikolatası yer, Hollanda peyniri tadarsınız.

———

İlk günü anlatmaya devam edeyim. Rehber ekstra turlara katılacak olanlardan paraları toplamaya başladı. Bir de paketler var bu arada. Eğer Brugge, Marken Volendam ve Büyük Hollanda, Paris Şaheserleri turlarını beraber alırsanız minimum pakete gidiyorsunuz ve 220 euro yerine 200 euro ödüyorsunuz. Paketi bozarsanız kendi ücretleri neyse onları ödüyorsunuz. Schengen turu hiçbir pakete dahil değil, ona giderseniz artı 20 euro ödüyorsunuz. Biz Schengen, Brugge ve Marken Volendam, Büyük Hollanda turlarını aldık. Yani Lido Show ve Disneyland bir de Paris Şaheserleri hariç hepsini almış olduk. Yukarıda dediğim gibi şimdiki aklım olsa sadece Brugge turunu alırdım. Rehbere kişi başı 155 euro ödedik.

Bu işlemlerden sonra Köln’e vardık, kaçta vardık hatırlamıyorum ama hava aydınlıktı. Önce rehberle birlikte Köln katedralinin olduğu meydana gittik. Dehşetengiz bir yapı. Yapımı 600 yıldan fazla sürmüş. Katedralin ortasında minik bir heykel var, meydanın hemen yanında da birebir aynı heykel var. Sanırım 10 m boyunda idi heykel, ve haliyle devasa duruyor ama katedralin üzerindeki birebir aynı heykele bakınca katedralin boyutlarını ve ihtişamını biraz olsun anlayabiliyorsunuz. Dünyanın en büyük ikinci katedrali kendisi. Daha sonra Media Markt mağazasının olduğu sokaktan yürümeye başladık. Burası hoş bir sokak, Alman tatlıları satan bir dükkanın önünde sıra oldu bizimkiler. Biz de 2 tanesi 1€ dan Alman pastası yedik. Bir de en küçüğünden 2€ ya kestane aldık. Kestaneci çekingen bir şekilde ispanyol musunuz dedi, hayır Türküz deyince Türkçe “Kestane” dedi. Giderken de “İyi günler” dedi yine Türkçe. Baya şaşırdık.

Rehberimiz buluşma yerini ve saatini söyleyip, dileyenlerin serbest gezebileceğini, kendisinin geziye devam edeceğini söyledi. Biz rehberle devam ettik. Bizi yan sokağa çıkartıp nehir boyunca tarihi binaları ve önemli olayları anlatarak tekrar katedralin oraya getirdi. Yaklaşık 45 dk kadar vaktimiz vardı, biz de gezdiğimiz yerleri tekrar gezip bir şeyler yedik. Pazar günü olduğundan Media Markt kapalıydı, baya üzüldüm, fiyatları acayip merak ediyordum. Köln’de toplam 1:30 saat kaldık ve ilk gün esas durağımız olan Lüksemburg’a doğru yola çıktık.

Lüksemburg’a gittiğimizde hava kararmıştı ve saat 6’yı geçmişti. Sokaklarda in cin top oynuyordu. Dükkanlar kapalı, dışarıda kimse yok. Hava puslu ve soğuk. Tabi bizim kafile ortamı neşelendirdi hemen. 30 kişi sağa sola dağılıp bağıra çağıra şakalaşıp fotoğraf çektirdiği için ortamı baya bozduk. Lüksemburg enteresan bir yer. 500bin nüfusu var. Onların da bir kısmı Fransa ve Almanya’da yaşayıp Lüksemburg’a çalışmaya gelen insanlar. Burada vergiler çok az ya da hiç yok ve kişi başına düşen gelir bakımından dünyada üçüncü sıradalar. Epey zenginler ama ülkeye girişte kullandığımız Grand Duchess Charlotte köprüsünün üzerini kapatmışlar çok fazla kişi intihar ediyor diye. Bununla ilgili Le Pont Rouge adında 21 dk’lık bir belgesel de yapmışlar. Yani insanlar acayip zengin, refah seviyeleri muazzam yüksek ama yine de mutlu değiller. Zannedersem ikliminden ötürü. Bir de insan yok yahu. Çok acayip bir deneyim. Dedim herhalde akşam çok geç(!) olduğu için böyle ama yok, ertesi gün sabah gittik yine aynı. Neyse biz Lüksemburg’u fazla gezemedik. Rehber ile birlikte önemli meydan ve binalarını gördük. Burayı da toplam 1:30 saat gezdik, rehber bize bir şeyler yiyebilmemiz için zaman verdi. Her yer kapalı, biz de mecburen ve alışkanlıktan açık olan yegane düzgün yer olan İstanbul Kebap’a gittik. Evet küçücük yerde İstanbul Kebap adında Türk yemekleri yapan bir mekan var. Sadece döner değil, mercimek çorbası, pilav, kuru fasulye filan da yapıyor. Japon turistler vardı dönerlerini afiyetle mideye indiren. Ben cheese burger köfte yedim ama açıkçası pek beğenmedim, tavsiye etmem.

Daha sonra ilk otelimize doğru yol aldık. Otel 15-20 dk uzaklıkta, zaten Lüksemburg minicik yer. Otel fena değildi. Hatta otelleri de bir başlık altında toparlayayım.

OTELLER

3* Lüksemburg: Novotel luxembourg kirchberg – 6 rue du fort niedergruenewald kirchberg luxembourg 2015 – 00352 429 84 81

3* Paris: Park and suites elegance rosny sous bois – 7, rue d’aurion – zac des portes de rosny 93110 – 0033 142 11 08 09

3* Brüksel: Thon hotel brussels airport – berklaan 4brussels 1831 – 0032 272 17 777

4* Amsterdam: Schibhol A4 – rijksweg a4 nr:3 schiphol 2132 ma – 0031252675335

*Lüksemburg’daki otel küçük ve temiz idi. Akşamın bir yarısı gittik, sabah erkenden ayrıldık dolayısıyla çok yorgun da olduğumdan sızıp uyudum. İnterneti vardı, iyi çekiyordu. Kahvaltısı fena değildi. Kettle ve çay, kahvesi, saç kurutma makinesi vardı.

*Paris’deki otel, aslında otel değildi. 1+1 apart daire idi, kapısında da buna benzer bir şey yazıyordu. İyi gibi de ama aslında kötü gibi de. Emin değilim. Kahvaltısı felaketti. 3 gün kaldık burada. Yatakları rahattı, tüm otellerin yatakları rahattı. Yalnız bu otelde niyeyse beni sürekli elektrik çarptı. Hani metale dokunduğunuz zaman çıt diye statik elektrikten ötürü çarpılırsınız ya. İnterneti vardı ve düzgündü. Değişik bir oteldi burası. Mutfağı, bulaşık makinesi ve ocağı vardı size özel. Ayrıca kettle ve ücretsiz sallama çay, kahve, sıcak çikolata da vardı ama saç kurutma makinesi yoktu. Saç kurutma makinesi olmayan tek otel buydu. Yatak ayrı bir odadaydı, bir tane de geniş oturma odası vardı yine sadece size özel. Bu oteli genelde beğenmedi insanlar ama çok da büyük sıkıntısı yoktu.

*Brüksel’deki otel en fenasıydı sanırım. İnternette çok soğuktu, üşüdük diye yorum yazan olmuş sanırım. Biz öyle sıkıntılı bir deneyim yaşamadık. Burası da Lüksemburg’daki gibi tek oda ve küçük bir otel idi. Burada da kettle ve çay, kahve vardı. Saç kurutma makinesi de vardı ama interneti paralıydı. Saati 4€, tüm gün 6€. Deli etti bu bizi. Kahvaltısı da kötüydü. Neyse ki burada bir gün kaldık. Temizlikleri fena değildi tüm otellerin. Bir de sadece bu otelde olan enteresan bir şey vardı ki mükemmel kaliteli şemsiyeleri vardı. Otelde kaldığınız sürece alıp kullanabiliyorsunuz, satın almak isterseniz de 7€ fiyatı vardı. Kocaman baston tipliydi alasım geldi.

*Amsterdam’daki otelimiz tek 4 yıldızlı otelimizdi, en son 2 gün burada kaldık. Otel diğerlerine nazaran daha genişti, tek odalıydı ama kettle ve çay vs. yoktu. Saç kurutma makinesi vardı, banyosunda hem küvet hem duşakabin vardı. Otellerin hepsinde televizyon vardı yerel televizyon kanallarını izleyebiliyordunuz. İnterneti neyse ki vardı ve iyiydi. Yatakları da ayrılabiliyordu, sadece bu otelde, diğer otellerde iki kişilik yataklar birleşikti. Kahvaltısı ise mükemmeldi bu otelin. Her şey dahil otellerin kahvaltısı desem abartmış olurum ama onlara yakın bir performansı vardı, 3 çeşit Hollanda peyniri filan, herkes memnun kaldı kahvaltıdan.

En sıkıntılı konu ise otellerin şehir merkezlerine olan uzaklıkları. Lüksemburg ve Brüksel’de bunu dert etmenize gerek yok çünkü zaten birer gün kalıyorsunuz buralarda ve şehre gidip gezecek zamanınız olmuyor ama Paris’de ve Amsterdam’da kaldığımız otellerin şehre uzaklıkları sıkıntı yarattı. Amsterdam’daki otel hava alanının hemen yanındaydı ve hava alanına yarım saatte bir shuttle servisi varmış. Gece yarısına kadar da git gel yapıyor otel ve hava alanı arasında. Hava alanından da merkeze metro var. O şekilde gidip gelebiliyorsunuz. Paris’de ise çok gelişmiş metro ve banliyo sistemi sayesinde istediğiniz her yerden her yere aktarma yaparak gitmeniz mümkün ama hem kafa karıştırıcı hem de zaman alabiliyor.

Genel olarak otellerde yaşadığımız deneyim, internette okuduklarımız gibi çıldırtıcı cinsten, kötü hatıra bıraktırıcı cinsten değildi. Akşam geç saatte uyumak üzere gidip, sabah da erkenden kalkıp ayrıldığımız için, temiz ve rahat olması önceliğimizdi, o konularda da bir sıkıntıları yoktu.

Bu Tatil Günlüğüne Ait Diğer Yazılar:

Benelüx – Paris Turu 7. Gün

Benelüx – Paris Turu 6. Gün

Benelüx – Paris Turu 5. Gün

Benelüx – Paris Turu 4. Gün

Benelüx – Paris Turu 3. Gün

Benelüx – Paris Turu 2. Gün

Benelüx – Paris Turu 1. Gün (Şu an buradasınız)

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here