Benelüx – Paris Turu 5. Gün

411
0
bruxelles
bruxelles

Paris’e elveda. Saçma bir güne ise merhaba. Bugün tam iki şehir birden göreceğiz. Üstelik o şehirlerin ülkesinde bile değiliz. Paris’in kötü kahvaltılı otelinde son kez bir şeyler yedikten sonra sabah 8:30’da yola çıktık. İlk durağımız Brugge kenti idi. Brugge, beni bu turda en çok heyecanlandıran kent idi. Sanırım In Bruges filmini aşırı sevmemden kaynaklanıyor. Biz de yol boyunca bu filmi izledik. Gidecek olanlara tavsiye ederim, filmin başrolü Brugge kenti resmen. Gezi boyunca da filmde gidilen yerlerin hepsini gördük, rehberimiz de bu şekilde anlattı. Filmdeki çan kulesi, filmdeki köprü şeklinde. Daha bir tatlı oldu. Öfkemin sebebi ise bu güzel şehirde çok az kalabilmiş olmak. Çünkü bu bir ekstra tur ve esas destinasyon Belçika’nın başkenti, hatta Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel. Bir günde hem Brugge’yi hem Brüksel’i layığı ile görebilmemiz mümkün değildi, tartı Brugge’den yana kaydı. Böylece Brüksel’de çok az vakit geçirebildik. Köln’den bile az.

Neyse 12:30 gibi Brugge şehrine vardık. Rehber bizi dar sokaklardan anlatarak meydana kadar götürdü. Meydan, şu meşhur Belfort yani çan kulesinin olduğu meydan. Burada ayrıldık. 14:40’da toplaşıp devam edeceğiz dedi rehber. Turdakilerden biri burada daha fazla vakit geçirelim erken ayrılmayalım dedi, rehber de kabul edip bir yarım saat daha uzattı Brugge gezimizi. Bu yarım saat de Brüksel’den çaldığımız bir yarım saat oldu ama olsun, keşke tüm gün Brugge’yi gezseydik de Brüksel’i hiç gezmeseydik.

Saat 13:15 idi ve 1:30 saat vaktimiz vardı. Ben öncelikle bir lavabo aradım, Belfort’un ön giriş kapısı tadilat yüzünden kapalıydı. Hemen arkasında bir girişi daha var, orada da yanlış hatırlamıyorsam 0,30€’ya bir public tuvalet vardı. Oradan çıktıktan sonra insanların bilet alıp Belfort’a çıktıklarını görüp bir bakınayım dedim. 26 yaşına kadar giriş 6€, 26 yaş üstü 8€. Gişede çok tatlı bir hanımefendi var, gülümseyip selam veriyor, yaşımı doğrulamam için kimliğimi istiyor, teşekkür edip biletimi veriyor. Dedim acaba filmdeki gişede duran elemanın yarattığı tahribatı düzeltmek için mi bu kadar hoş, nazik birini koymuşlar.

Belfort’a çıkmaya başladım, yaklaşık 400 adet merdiven olduğunu biliyordum ama insan çıkmayınca tahmin edemiyor. Sırtımda epey ağır bir sırt çantası, yukarılara doğru çıktıkça daralan merdivenler, paltom ve çantamla geçemeyeceğim kadar daralan merdivenler işimi hayli zorlaştırdı. Merdivenleri bir kerede çıkmıyorsunuz, bölüm bölüm katlar yapmışlar. Bu katlarda oturup dinlenebiliyorsunuz. Ben öyle bir noktaya geldim ki dedim bitmiyor, bitmeyecek. Pes edip aşağıya inecektim. İki soluklandım devam ettim. En sonunda saatin mekaniğinin bulunduğu bir odaya geliyorsunuz burası eğlenceli bir yer. Saatin nasıl çalıştığı ile ilgili fikir edinebilirsiniz. Ve oraya geldiyseniz sadece birkaç merdiveniniz daha kalmış demektir, onları da çıkınca zirvedesiniz. İlk hayal kırıklığı, filmdeki gibi açık bir alan yok. Tel örgüler ile kapalı ve kulenin bulunduğu alanın dibine bakamıyorsunuz. Yani nasıl anlatsam, kulenin ön girişindeki meydanı göremiyorsunuz, aşağıya değil ileriye bakabiliyorsunuz. Filmde oyuncunun kulenin tepesinden meydanı görebildiğini net hatırlıyorum. Onun dışında manzara enfes. Tek kelime ile enfes. Kulenin tepesine çıktığımda yalnızdım, hafif tırstım. Kimse yok orada. Tam cinayet işlemelik (spoiler alarm!). Son merdivenleri çıkıp manzaraya baktığımda nefesim kesildi. Başım döndü bir yere tutunmak zorunda kaldım. Gördüklerim gerçek olamayacak kadar güzeldi.

Brugge şehri savaşlardan, deformasyonlardan en iyi çıkmış Avrupa kentlerinden biri. Orta çağdan kalma tarihi bir kent. Her ne kadar şehrin merkezindeki dozerler, şantiyeler, restorasyonlar bu mistik havayı bozsa da yapı itibariyle en iyi korunmuş kentlerin başında geliyor. Tarih kokuyor. Şehir çok küçük, yürüyerek bitirilebilecek cinsten. Herkes çok nazik ve saygılı. Tıpkı kule girişindeki kadın gibi. Kulenin tepesinden gözüken manzara da işte bu çok iyi korunmuş orta çağ kentinin görülebilecek en güzel manzarası.

Kulenin tepesinde biraz vakit geçirip fotoğraf çektikten sonra istemeye istemeye tekrar aşağıya inip merak ettiğim yerleri gezmeye başladım. Kentin kanalları harkulade. Bu tur boyunca çok fazla sayıda, özellikle Hollanda’da sadece kanal göreceksiniz ama Brugge’nin kanalları bana kalırsa özel. Evler direk kanalın üzerine inşa edilmiş, Venedik gibi. Burada yarım saatlik kanal turları var. Pek vaktiniz olmuyor, kuleye de çıkayım, kanal turu da yapayım, alış veriş de yapayım, şehri de gezeyim demek epey lüks bu tur için. Rehberimiz de kanal gezisi için Amsterdam’ı öneririm, burada çok fazla sayıda ev göremiyorsunuz dedi. Bence yanlış bir yönlendirme. Evet Amsterdam’da tur 1 saat sürüyor ve daha fazla bina görüyorsunuz ama Brugge’nin mistik havası orada yok. Ben daha sonra detaylı anlatacağım ama Amsterdam’daki kanal turundan sıkıldım. Brugge ise o kadar içimde kaldı ki. Vaktim olsa kesin yapardım, daha sakin, daha tatlı olacağı kesin. Filmde de başrol oyuncuları kanal turunu yapıyorlardı. Önemli olan kaç tane bina gördüğün değil, nasıl binalar gördüğün. Brugge’de kanal turu yapma fırsatınız varsa sakın kaçırmayın derim. Zaten nehiri gördüğünüz zaman eminim yapmak isteyeceksiniz.

Brugge’de dolaşırken In Bruges filminin son sahnesindeki meydana gittik, filmde girdikleri Kutsal Kan Kilisesine (Basiliek van het Heilig Bloed) girdim. Kilise çok küçük ama içi muazzam. Çok karanlık, mistik bir havası var. Hz. İsa’nın kanını görecek kadar durmadım. Boynumda fotoğraf makinesi ile orada çok saygılı bir birey gibi durmuyordum, herhangi bir tatsızlık yaşamayalım diye gizlice bir fotoğraf çekip kaçtım.

Buluşma yerine yani Belfort’un önüne giderken muhteşem kokusu ile canımızı çektiren meşhur Belçika waffle’ından tadalım dedik. Bu meydana çıkan paralel yolda, önünde her daim birkaç kişinin sıra olduğu zannedersem meşhur bir waffle’cı abla var. Normal sade waffle 2,5€, çikolatalı olanı 3,5€. Çikolatalıyı bir kutuya koyup, üzerine Belçika bayrağını dikip çatal veriyor, sadeyi ise peçeteye sarıp veriyor. O da çok hoş biriydi ve hiç acelesi olmadan, güler yüzle, sakin sakin işini yapıyordu. Ben waffle seven biri olarak orada yediğim sade waffle’ı hayatım boyunca unutamayacağım sanırım. Brugge’ye ya da Belçika’ya giderseniz kesinlikle waffle yiyin. Şaka yapmıyorum. Kesinlikle!

French Fries. Yani patates kızartması. Belçikalıları Fransız sanan Amerikalılar tarafından adı French fries olarak kalmış. Oysa patates kızartmasının ana vatanı Belçika imiş. Burada bir sürü patates kızartması satan büfe tarzı mekan var ve Belgium Fries yazıyor ilginç bir şekilde. Hadi gelmişken patates kızartması da yiyelim dedik. Her şey sizler için. Patates kızartmasının bir numarası yok. Bizim fast food zincirlerinde satılan patates kızartması ile aynı. Üstelik small boy olanına 2,35€ para istiyorlar, bir de üzerine sos (salsa diyorlar) isterseniz mesela ketçup, 3,30€ oluyor. Azıcık ketçup sıkıp 1€ para alıyorlar yani. Dediğim gibi patates kızartmasının hiçbir olayı yok. Buradan kesinlikle waffle yiyin, bulabilirseniz dediğim yerde yiyin. Patates kızartması için Amsterdam’da bir yer adı söyleyeceğim, oradan yiyebilirsiniz. Ama Amsterdam’da kesinlikle waffle yemeyin. Bunda da şakam yok.

Yemek faslını bitirdikten sonra grupla buluşup gezinin ikinci kısmına geçtik. Rehber eşliğinde meydandan devam edip nehirin öteki tarafına, Brugge kentinin merkezinden ayrılıp doğayla daha iç içe, gerçeklik olgunuzun tamamen kaybolduğu ve “ben herhalde şu anda hayal görüyor olmalıyım çünkü bu bu bu gerçek olamayacak kadar güzel” dediğiniz enteresan yerlere gittik. Bu kısmı kısa kesiyorum, ne desem olmayacak çünkü. Bir yanınızda gölet, sonbahar, sarı yapraklar, puslu hava, şatomsu eski binalar, mutlak sessizlik, acayip bir huzur. Ya yok yapamayacağım. Bunu görmelisiniz. Lütfen bu yazıyı okuyan herkes Brugge şehrine gitsin. Rica ediyorum. Ölmeden önce bu iyiliği kendinize borçlusunuz. Gezinin ikinci kısmı, eğer böyle bir şey mümkün ise, ilk kısımdan bile çok daha güzeldi ve ben fotoğraf çekmekten, etrafı izlemekten ve mutlu olmaktan başka bir şey yapamadım.

Sadece burada otobüs bizi bıraktığı yerden değil şehrin öteki tarafından aldı. Böylece bir yere kadar gidip geri dönmedik hep ilerledik. Otobüsle buluşacağımız yer ormanın ortasında bir otopark. Dolayısıyla gezinin ikinci kısmını rehberle yapmak durumundayız ve serbest zaman yok ama yavaş yavaş, sindire sindire yürüdük, sorun çıkmadı. Normalde İstanbul’da bir yerlere yetişmek zorunda olan insanı oraya koysan 7 dk’da filan gideceğimiz yere ulaşabilirdi. Biz o mesafeyi 1 saatte geçtik.

Brugge’den gözü yaşlı bir şekilde ayrılırken Brüksel’den artık nefret ediyordum. Hiç merak etmediğim, daha gitmeden sevmediğim bu şehir beklentilerimi karşıladı. Oteli de kötüydü, kendisi de kötüydü. 15:45 gibi ayrıldığımız Brugge’den sonra 17:00 gibi Brüksel’e vardık. Önce otobüs ile şehir turu yaptık. Brüksel büyük bir şehir, Avrupa Birliğinin bir çok modern binası burada. Çarpık kentleşmenin örneklerini görebileceğimiz, şehir planlamacılığı olarak tur boyunca göreceğimiz kentlerin en kötüsü. Şehrin merkezine girdiğimizde otobüsten inip yürümeye başladık. Rehber bize yol boyunca tarihi yapıları, heykelleri filan anlattı. Sonunda Grande Palace/Grote Markt meydanına geldiğimizde buluşacağımız yeri ve saati söyledi.

Kendisi Brüksel kentinin en önemli simgesi olan işeyen çocuk (Manneken Pis) heykeline gideceğini söyledi. Hikayeyi orada anlatacağından gittik. Yol boyunca işeyen çocuk heykelleri ve işeyen çocuk şeklinde yapılmış çikolatalar gördük. Buranın en büyük simgesi. Sonunda heykelin oraya gittiğimizde hayal kırıklığına uğradık. Yolda gördüğümüz çikolatalar bile bu heykelden daha büyüktü. Herhalde bu heykel ile ilgili 10 tane rivayet vardır. Rehber bize iki tanesini anlattı. Biri yanmış bombanın fitilini işeyerek söndüren ve şehri kurtaran çocuğun heykeli olduğu. Diğeri de zengin bir ailenin çocuğuyla ilgili olan. Neyse bu çocuğun 300’den fazla kıyafeti varmış. Tüm ülkeler kendi geleneksel kıyafetlerini yollamışlar, her gün farklı bir tanesini giyiyormuş. Giymedikleri de Grote Markt binasında sergileniyor sanırım. Biz orada iken polis kıyafeti giyiyordu. Mütemadiyen de işiyordu. Yılbaşında filan bira işetiyorlarmış çocuğa.

Sonra rehber bizi çikolata tattırmak üzere heykelin hemen yanındaki çikolata dükkanına soktu. 30 kişi yumulduk çikolatalara. Tadları güzeldi ama fiyatları pahalıydı. Hepsi el yapımıydı tabi. Belçika’nın çikolatası meşhur. Buradan baya bir çikolata alan oldu. Ben dışarı çıkıp tekrar heykele bakayım derken bir görevlinin içeri girip heykelin üzerindeki kıyafeti çıkartmasına denk geldim. Görevli toplanan kalabalığa aldırmadan belli ki her gün yaptığı rutin işini yapıp çocuğu çıplak bıraktı. O ara internetten okuduğum, bunu unutmamalıyım dediğim hatıra para basma makinelerinden gördüm ve hatırladığım için sevindim. 2€ atıyorsun sana bölgeyle ilgili simgelerin olduğu hatıra paradan veriyor. Ama benim internette okuduğum bu değildi, onu da Amsterdam’a gidince gördüm. Büyük kollu para basma makinesi, 1€ ve 5cent koyuyorsun bölmeye, kolu çeviriyorsun. 1€’yu yutuyor makine, 5centi de düzleyip, üzerine baskı yapıp sana geri veriyor ve sen bunu tamamen dişli kol mekanizması ile mekanik olarak yapıyorsun. Parayı basarken kolun zorlandığını hissediyorsun. Senin paranı sana geri vermesi üstelik bunu 5 centi geri dönülemez şekilde deforme ederek vermesi bana çok enteresan geliyor hala. Ama tatlı bir hatıra, 2 yerde buna benzer para aldım.

Rehber bizi serbest bırakınca acıktığımızı fark ettik ve buranın diğer meşhur yiyeceği midyeyi tadalım dedik. Rehberin tarif ettiği taraftaki sıra sıra restoranlar arasından hangisini seçsek diye düşünürken bir tane yaşlıca adam çıkıp bize laf atmaya başladı, girin, size ekstra tatlı vereyim, midyelerim var çok güzel filan şeklinde. Biz hala kararsızız, nerelisiniz dedi, Türküz deyince başladı Türkçe konuşmaya. Merhaba, Galatasaray, Fenerbahçe filan bildiği tüm Türkçe kelimeleri sıralıyor. Dedik çok kastı eleman girelim bari. Birkaç menü var, tüm restoranlar aynı. Biz midye menü söyledik. Bir bardak içecek, bir tencere midye ve patates kızartması. 10€. Midyeler siyah bir tencere içinde geliyor ve hayli fazla geliyor, belki 30-40 tane. Ama o kadar küçükler ki. Midyenin kabukları normal boyutunda ama içindeki et minicik. Bir de soğanımsı bir şeyle haşlamışlar midyeyi. Bir sıvının içinde yüzüyor. Ağır bir koku. Soğandan nefret eden biri olarak yiyemedim. Farklı dükkanlara gidenlere sorduğumda beğendiklerini söylediler ama bence ben farklı bir yerde de yesem sevmezdim. Nerede bizim Kadıköy’de yediğimiz midye dolma nerede bu. Hatta benim ağzımın tadı o kadar bozuldu ki farklı şeyler yiyerek o tadı yok etmeye çalıştım. Velhasıl buranın midyesi meşhur, ben bir güzelliğini göremedim.

Şansınızı denemek isterseniz hemen hemen tüm restoranlarda deneyebilirsiniz. Le Calalou restoranına gitmemenizi tavsiye edeyim bari. Restorandan çıkınca serbest dolaşmaya başladım. Geri dönüp geldiğimiz yeri ve orada yol üstündeki bir iş hanını dolaştım. Tüm dükkanlar kapalıydı. Brüksel’i sadece akşam karanlığında gezebildik, gündüz gözüyle göremedik. Geri dönüp tekrar Grande Palace meydanına çıktım, muhteşem bir ışık gösterisi ve müzik başlamıştı. Bu da Noel ile alakalı bir kutlama zannedersem. Meydanın dört bir yanında çok önemli binalar vardı ve onların üzerine ışık gösterileri düzenliyorlardı ve ışıklar müzik ile senkron çalışıyordu. Bir süre durup onu izledik. Avrupa’da yeni yıla girmek çok güzel olmalı. Daha şimdiden bu kadar eğlenceliyse yıl başında düşünemiyorum. Meydanın ara sokaklarında ilerleyip farklı yerlere gitmeye başladım. Birkaç dükkan görüp birinden bir kutu çikolata aldım. Madem tur boyunca gittiğimiz her yerdeki en meşhur aktiviteleri gerçekleştiriyoruz, Belçika’dan Belçika çikolatası yemeden dönersek ayıp olurdu. Aldığım çikolata görece ucuz bir şeydi ama tadı fena değildi. Daha sonra diğerleriyle bulup şehrin dışında otelimize giderek Belçika defterini kapattık.

Bu Tatil Günlüğüne Ait Diğer Yazılar:

Benelüx – Paris Turu 7. Gün

Benelüx – Paris Turu 6. Gün

Benelüx – Paris Turu 5. Gün (Şu an buradasınız)

Benelüx – Paris Turu 4. Gün

Benelüx – Paris Turu 3. Gün

Benelüx – Paris Turu 2. Gün

Benelüx – Paris Turu 1. Gün

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here